Hayatı Anlamlı ve Dolu Dolu Yaşamak

HAYATI BİLMEDEN, tanımadan yaşamak, hayatı yaşamak değildir. Çünkü tanınmayan, bilinmeyen şeyin taşıdığı değer de anlaşılmaz. Değeri bilinmeyen şey ise, ne sevilir, ne de peşinden gidilir.

Hayatı tanımak, tanıdıkça eşsiz değerinin farkına varmak; ardından hiçbir şeyle değiştiremeyeceğimiz kadar değerli olan bu eşsiz hazinemizi sevmek; sevdikçe hayatı daha anlamlı yaşamak elimizdedir.

Hayat denen şeyi biraz tanımaya ne dersiniz?

Hayat, gözümüz önünde duran, görüp-göremediğimiz tüm varlıkların en değerli özü; en değerli cevheri, en değerli meyvesidir.

Hayatın olmadığı bir kainat, bir anlam taşır mıydı?

Elbette ki hayır.

Hayatı olmayan; hayat özelliği bulunmayan varlıklarla dolu bir evren, herhalde ruhsuz bir bedenden farklı olmazdı. Değerini yitirir; sadece kabuktan ibaret kalırdı. Kabuk ise çürümeye, dağılmaya ve kaybolmaya mahkûm olurdu.

Hayatın değerini anlamak için en alt seviyedeki bir hayat basamağında bulunan bir varlığa bakmak yeterli. Çünkü hayatın girdiği her şey, değersizlikten kurtulur. Öylesine yüksek bir kıymet alır. Örneğin, terazinin bir kefesine hayatsız bir dağı, diğer kefesine küçük bir sivrisineği koyalım. Örneğin, terazinin bir kefesine hayatsız bir okyanusu, diğer kefesine küçük bir balığı koyalım. Bir sivrisineğin veya minicik bir balığın kefesi o kadar ağır basardı ki; bir dağ değil bin dağı; bir okyanusu değil bin okyanusu koysak dahi, göreceğimiz tabloda herhangi bir değişiklik olmazdı. Bütün küçüklüğüne, hakirliğine, değersiz gibi görülmesine rağmen bütün dengeleri alt üst yapan vasıf, hayat özelliğinden başkası değildir.

Bir de hayata hayat katan; hayatı daha da değerlendiren unsurlar vardır. Hatta her bir unsur, tıpkı bir merdivenin basamaklarını andırır. Bir üst basamak, önceki basamaktan daha yüksek değere, daha yüksek potansiyele, daha yüksek özelliklere sahiptir.

Örneğin bitkiler, cansız varlıklara kıyasla sayılamayacak kadar çok özelliğe sahiptir. Çünkü canlıdır. Taşıdığı hayat özelliğiyle, adetâ tüm kâinatı kendisi için yaratılmış gibidir. Çünkü, onun hayat bulması; ondaki hayat özelliğinin gelişmesi ve devam etmesi için toprak, hava, su ve 150 milyon km uzaklıktaki güneş onun emrine amade olmuştur. Bütün unsurlar, büyüklükleri, ağırlıkları, çoklukları, karmaşık yapıları ve uzaklıklarına rağmen, bir ayrık otunun hizmetine koşmaktadırlar.

Yumurtasından yeni çıkan bir arı, “bütün âlemin kralı benim” dercesine, henüz ilk defa göreceği çiçeklere uçar. Eliyle koymuşçasına bulur çiçekleri. Tek tek konar, onlardan alacağını alır. Çiçekler, ağaçlar, meyveler.. Ve daha nice bitkiler onun tasarrufu altındadır. İtiraz etmezler o arıya. Sanki onu beklercesine; onun emrinde olduklarını hal dilleriyle sergilerler. Çünkü o, içindeki ruhla daha yüksek ve daha değerli bir hayat basamağındadır. Küçücük maddesine rağmen; nice dağlar, nice yıldızlar ve nice çiçekler, ağaçlar; hülasa bütün cansız varlıklar ve bitkilerin tamamı onun yanında değersiz kalır.

Çünkü, nasıl hayat özelliği, bütün varlıklar âleminin en seçkin ve en değerli özü hayat ise; hayatın en seçkin ve en değerli özü, çekirdeği, meyvesi ruhtur.

Hem canlı, hem ruhlu varlıkların etrafında pervaz ettiği, emrine amade olduğu bir varlık basamağı daha vardır. Bu basamakta yer alan varlıkları, hepsinden daha değerli kılan cevher ise “şuur”dur.

Şuur sahibi insanlar, tarif edilmez güzelliklerle, eşsiz sanatlarla, benzersiz mükemmelikte olan Kâinat sarayının baş misafirleridir. Yer ve gökteki tüm varlıklar onun emrindedir. Atomlardan yıldızlara kadar her şey onların tasarrufu altındadır.

İnsan, sahip olduğu şuur ve o şuurla en mükemmel insanlık basamaklarını çıkabilecek şekilde kullanacağı sayısız vasıtalarla, hislerle, duygularla ve yeteneklerle donatılmıştır.

Hayatsız bir kâinat; ruhsuz bir hayat ve şuursuz bir ruh, elbette değersiz kalacaktır. Veya tam tersinden hareketle, hayat kâinatın, ruh hayatın ve şuur ruhun üzerindedir.

Şuurun görevi ise, hayatı ve hayatla bağlantılı her şeyi gözlemlemek, sorgulamak, amacını, gayesini ve hedefini belirlemektir. Nereden geldiğini, nereye gideceğini ve görevinin ne olduğunu muhakeme etmektir. Bütün bu varlıklar içindeki konumunu ve yerini tespit edip, ona göre yaşamaktır.

Hayatın değerini en zirvelere ulaştıran bir basamak daha vardır. İnsanlara hayatın mahiyetini, vasıflarını, değerini ve hedefini; kısaca hayatın anlamını anlatmak için gönderilen İlahî elçiler, hayata hayat katmışlardır. Çünkü onlar, kâinat ağacının en mutena ve en seçkin meyveleri konumundadır.

Hayatı yaratan; hayatın tüm basamaklarını yoktan var eden; her hayat sahibine, hayatın gereklerini, ihtiyaçlarını sunan; her bir hayatın devamı ve hayat sahiplerinin hak ettikleri şeyleri birer ziyafet sofrası gibi göz önüne koyan, sınırsız bir Hayat Sahibi olan Allah; hayat ağacının en değerli meyvesi üzerinde, hayat cevherinin tüm özeliklerini yerleştirmiştir.

O hayat sahibi (a.s.m.), hayatı bahşeden Hayy ve Kayyûm’un en sevgili kulu; en değerli mücevheridir.

O hayat sahibi (a.s.m.), Hayatı verenin rızasını kazanmanın, O’nu sevmenin, O’nun tarafından sevilmenin yollarını göstermiştir.

O hayat sahibi (a.s.m.), hayatın anlamını tüm netliğiyle izah etmiştir.

O hayat sahibi (a.s.m.), hayatın anlamını kavramakla anlamlı bir hayatın yolu açılabileceğini açıklamış; kendisine inanan ve bağlanan tüm mü’minlere gerçek hayatı yaşayabilmenin sırlarını hem sözleriyle, hem davranışlarıyla bize tebliğ etmiştir.

Hayatı dolu dolu yaşamak isteyen herkese duyurulur:

Dünya hayatına bir kez daha gelmek imkânsızdır. O halde bu hayatı yaşamak, hayata hayat katmak kendi elinizdedir.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !